DOLAR

17,9140$% -0.05

EURO

18,3330% 0.24

GRAM ALTIN

1.016,93%0,48

ÇEYREK ALTIN

16.178,58%0,54

BİTCOİN

438895฿%1.8158

a
Raşit Öztürk

Raşit Öztürk

22 Ocak 2022 Cumartesi

ZİNCİRSİZ MODERN KÖLELER

ZİNCİRSİZ MODERN KÖLELER
0

BEĞENDİM

ABONE OL

​Benim görüşüme göre, modern dünyanın köleleriyiz bizler fakat kaçımız bunun farkındayız. İnsan köle olduğunun farkında değil ise, ondan kurtulmak için çaba sarf eder mi? Zaten konunun en can alıcı kısmı da burası, kişiye köle olduğunu hissettirmemek ya da hissettiğinde zamanın çoktan geçtiği, kişinin ihtiyarlayıp suyu kalmamış limon gibi buruşuk bir şekilde kenara atılmasıdır. Biz emeklilerin olduğu gibi!

​İlk ve orta çağlarda güçlü ülkeler bir ülkeye saldırır ordusunu yenip şehirlerini talan eder, kadınları ve çocukları savaş ganimeti diye memleketine alır gelir, pazarlarda parayla satarlardı, zenginler de onları köle olarak kullanırdı, köleden doğan çocuk da köle olarak hayatına devam ederdi taa ki! Sahibi vicdana gelip affedinceye kadar! Sanayi devriminden önce çok değil günümüzden 250 yıl önce, gemi yapımının gelişmesi sonucu denizcilikte ilerlemiş olan ülkeler kara kıtayı Afrika yı keşfetti. Afrika sahipsiz geri kalmış bir kıtaydı, yakalayıp gemilere doldurdukları genç erkekleri ve kızları ülkelerine götürüp köle olarak çalıştırdılar. Bedava iş gücü maaş yok, sgk yok, emeklilik yok ne güzel değil mi? Amerika nın güney bölgelerindeki tarımsal gelişmenin ve zenginliğin sebebi oldular taaa ki! Kuzey, Güney savaşı çıkana kadar! Aynı şeyi İngiltere doğuda Hindistan ve Avusturalya da yaptı. Fransa ve İspanya da onlara keza! Elbette her şeyin bir sonu vardır, köleliğinde sonu geldi fakat bilinen anlamda köleler serbest bırakılmıştı, onlar kendilerini özgür sanıyorlardı. O kadar yanıldılar ki! Emperyalizmin doymak bilmez iştahı hepimizi modern köleler haline getirdi. Kırsal kesimde yaşayan insanları şehirlere yığdılar, ayaklarındaki ve ellerindeki zincirleri çıkardılar ve üretmeyen sadece aldığı maaş kadar yaşayabilen, haftanın altı günü ailenin tüm fertlerinin ölesiye çalıştığı yine de zar zor geçinebilen insan toplulukları yarattılar. Onların başlarını kaldırıp ‘’ne oluyor bize?’’ demelerini önlemek için yeni şeyler icat edip onları bu teknolojik aletlere bağımlı ve onların borçlarını ödemeye çalışan mahkumlar yaptılar.

​Modern köle olmadan önce bizler nasıldık? Kendi ailemden örnek vereyim. Köyde menderes Nehri kenarında sulanan üç dönüm tarlamız, dikilitaş mevkiinde üç dönüm bağımız ve köyde iki katlı bir evimiz vardı. Hiç yokluk görmeden, kimseden emir almadan yaşayıp gidiyorduk taaa ki 1970 lerin sonu 1980 lerin başlarına kadar. Liseyi bitirmiş gelecek kaygısı korkusu sarmıştı hepimizi çünkü mevcut arazimiz ancak çekirdek ailemize yetebiliyordu. Üç çocuğun evlenip yuva kurması ailenin genişlemesi demekti. Geldik şehre bir işe girdik, askere gittik, evlendik ve otuz yıl sonra emekli olduk. 30 yıl kölelikten sonra durumumuz ortada. Başka ülkelerin emeklileri gibi her yıl başka bir ülkeye tatile gitme hayalini bırak, 70 kilometre ötedeki köyümüze gidemez olduk, nasıl gidelim? Benzinin litresi bir doları geçmiş. Doğalgaz faturası, elektrik faturası, su faturası, emlak vergisi, aracın ocak bandrolü, cep telefonları faturaları, internet faturası, öde babam öde, Hala ay sonunu nasıl denkleştiririz in hesabını yapıyoruz, bu kölelik değil midir? Gelişmiş dediğimiz ülkeler kölelerinin suyunu sıkıp posası kalınca (Emekli olunca) serbest bırakıyorlar, insanlar da geriye kalan sağlıklı yaşayabileceği beş on yılı istediği gibi para kaygısı olmadan gezip, tozup yaşayarak, imamın kayığına binip gidiyor öbür alame.
​Peki! bizler ne yapacağız? Bize kimler acısın? Bir yerde okuduğumu hatırlıyorum Köleler zincirlerini sever diye, bir köle zincirini neden sever? Bir koyun kasabın bıçağını neden yalar? Biz emekliler kaderimize neden razı oluruz?

​Her zaman dediğim gibi benimkisi olaylara ayna tutmak, çözüm ise hökümet adamlarında. Onlar da tamam anladık, ya köleler özgürlük nedir? Güzel ve insanca yaşamak nasıldır bilmiyor ise. Ya! Aşık ise kendine bu kadar eziyet edene, ya hala yalamaya devam ediyorsa kasabın bıçağını, şükrediyorsa bu günkü haline, seviyorsa zincirlerini.

​Ne diyeyim! Yapacak bir şey yok, altta kalanın canı çıksın, kalan sağlar bizimdir.

​​​​​​​​​​Raşit Öztürk
​​​​​​​​​​Yazar

Devamını Oku

METAVERSE  EVRENİ

METAVERSE  EVRENİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Metaverse ne demek? Kullanıcıların dijital ve gerçekliği artırılmış sanal bir evrende hareket edebileceği, teknolojinin ise birçok öğesinin sınırlarını zorlayacağı bir platformdur. Universe (Evren) in kısaltılmışı olan versenin başına Metayı koyup Metaverse demişler yani Meta Evreni demek.

Bu Facebook’un kurucusu Mark Elliot Zuckerberg denen adamdan oldum olası kıllanır ve hiç haz etmem fakat onun sahibi olduğu Facebook, Whatsapp gibi platformları kullanmadan da hayatımızı yürütmemiz mümkün değil ki! Bu adam durduk yerde Facebook ve Whatsapp’ın altına Meta diye yazınca iyice kıllanmış ve ‘’Bu adam pek hayra soluk solumaz, bunun altından bir çapanoğlu çıkar ya! Bakalım ne zaman?’’ demiştim, haklı çıkmam pek uzun zaman almadı.

Bu adamların bizi teknoloji bağımlısı yaptıkları, insanları cep telefonu ekranlarından başını kaldırtmadıkları yetmiyormuş gibi hala denk durmayıp Yapay zeka, Sanal gerçeklik, Metaverse evreni gibi icatlar çıkarıp bizleri iyice köle yapacaklarından kesin emin oldum gari. Yapay zeka çoktan girdi hayatımıza, ekranda baktığın şeyleri hafızaya alıp sana hep o tür şeyler gösteriyorlar, telefon elindeyken yanındaki arkadaşına ‘’Len Mısdava çok sıkıldım ya! Bu hafta sonu Antalya ya gidip denizde çimip naçiz vücutlarımızı gumlara sersek mi? Desen’’ O hafta sonuna kadar telefonuna Antalya da ne kadar otel, pansiyon reklamı varsa gelir, internette baktığın bir ayakkabı, pantolon mont ve benzeri var ise, onu sana aldırana kadar gözünün içine sokar ve zorla satar sana. Sanal gerçeklik ise oyunlarla başladı ve sanal gerçeklik gözlüğü ile iyice hayatımıza girdi, gözlüğü gözüne takınca bu dünyadan sanal dünyaya geçiş yapıyorsun bir anda ormanın içerisindesin, elinde bir silah üzerine gelen canavarları, zombileri ya da hayvanları öldürmen lazım ya da yüksek bir binanın çatısının kenarında aşağıya düşmeden yürüyorsun diyelim. Sınırsız programlar var, istediğini seç ve tak gözlüğü gözüne gir sanal gerçekliğe. Metaverse ise bunların en son versiyonu, şu an ön çalışmaları yapılıyor fakat on geç beş ya da on yıl içerisinde her şey sanal evrende gerçekleşecek nasıl mı? Anlatalım. Metaverse e kayıt yapıp bir hesap açacaksın yani para yatıracaksın, orada senin tıpatıp benzerin bir avatarın oluşturulacak, senin kopyan yani. Metaverse girip gözlüğü kafana takıp özel eldivenleri eline geçirince bu dünyadan ayrılıp, diğer evrendeki senin kopyanın içine girip o dünyada yaşamaya başlayacaksın. Hangi ülkede, hangi şehirde istersen kendine ev, arsa, tarla bina, fabrika ne istersen alabileceksin. Mesela İstanbul boğazında bir yalı alabildiysen oradaki yalıya arabanla gidip evinde kalacak, yemek pişirecek yiyecek, misafirini ağırlayacak, terasına oturup ateş suyunu yudumlarken boğazdan geçen gemileri seyredip denizden esen meltemin serinliğini hissedeceksin, eşyalara dokunabilecek, kokuları alabileceksin. Akşam Ajda’nın konserine gidip en önden hatta parana göre sahneden onu izleyebileceksin. Ne kadar ilginç değil mi? Şimdi böyle anlatınca bazılarınıza hayal gibi gelecektir. 1970 lerin sonunda siyah beyaz televizyonlarda yayınlanan uzay yolu dizisinde kaptan Körk elinde sigara paketi gibi bir aletle gemidekilerle konuşuyordu o alet bize imkansız gibi geliyordu şimdi hepimizin cebinde birer tane yok mu?

Metaverse evreninde ticaret yapılacağını harita üzerindeki ev arsa araba vb. her şeyin bir değerinin olduğunu ve alınıp satılabileceğini söyleyenler var, şu an dutluk olan bir arsayı ucuza alıp kenara koysan, ileride yanından yol geçer ya da yerleşim olursa para kazanır mı dersiniz?

Hep derim ya! Bizim kuşağın teknoloji okuryazarı olması gerektiğini yoksa ileride torunları ile iletişim kuramayacağını, işte tam o günlerdeyiz. Benim işim olmaz metaverse de falan fakat on sene sonra Kanada da olacak olan torunlarım ile Metaverse de buluşup bir konsere, hamburger yemeye, akça ağaç şurubu içmeye neden gitmeyeyim? Onlara buraları köyümü, şehrimi, Pamukkale yi neden? Gezdirmeyeyim canım!

Bu Metaverse olayı bana Züğürt Ağa filmini hatırlattı. Genel seçim vardır, köyün ağası Şener Şen marabalara tembih eder oyları benim partiye verin diye. Seçim sonucu belli olunca ağanın partisine bir oy çıkmıştır köyden, ağa delirir. Marabaları çeker sığaya ‘’Ule namıssızlaa, benim partiye niye oy vermediniz’’.  Maraba cevap vermeyince bir ikisini pataklar, dayaktan korkan birisi öne çıkıp olan biteni anlatır ‘’Ağam bu dünyada her yer zenginler tarafından paylaşılmıştır, he vallah bize heç yer galmamıştır, o yüzden biz şıha gittik, öbür dünyadan bize yer verdi, aha tapusu da budur ağam’’ ağanın dediklerini buraya yazmam na mümkün.

Şimdi! Bu dünyadan bir yer kapamamış, ya da kapmışta elinde tutamamış olanlar acele etsinler, zenginler şimdiden başladı yer almaya sonra Metaverse evreninde de yer kalmaya bilir, sakın uyarmadı felan demen haa!

Raşit Öztürk

Yazar

 

Devamını Oku

HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM

HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Yeni yıl yazısı yazmayacağım dedim ve yazmadım da fakat yeni yıla gireli bir hafta olmasına rağmen halkın yeni yıla uyumu çok zor oldu. Bir haftadır insanların bir araya geldiği her ortamda yeni yılda doğalgaza, elektriğe ve akaryakıta gelen ve devamında iğneden ipliğe her şeye uygulanan zamlar, memurların ve emeklilerin alacağı aylıklara verilecek zamlar konuşuluyor. Halkın genel kanısı bugünlerin iyi günlerimiz olduğu, önümüzdeki günlerde daha da fazla zamla karşılaşacağımız yönünde. Benim anlamakta zorlandığım olay her yıl yeni yıla zamlarla girmemiz, madem zam yapılacak neden yeni yılın ilk günü zam yapılıyor on gün yada on beş gün sonra yap, insanlar yeni yıla umutla girip birkaç gün rahat etsin!

Yurdum insanı, özellikle bizim kuşak ne kadar şikayet ederse etsin, ortama uyum sağlamakta deneyimli ve şerbetlidir. Bu yaşımıza kadar nice devalüasyonlar, zamlar, askeri darbeler, ekonomik çöküşler gördük, anayasa kitapçığı fırlatma ile dolar bir gecede üç katına çıktıydı ( esnaflık yapıyordum o zaman, borcum üç katına çıktı ) yine de yaşamasını bildik, direndik yılmadık, pısmadık mücadele edip bu günlere kadar geldik. Bizler azla yetinmeyi, tasarruf yapmayı, aç kalmayı ve çok çalışmayı biliyorduk. Bizim gençliğimizde ihtiyaçlarımız bu günkü kadar çok değildi, iki gömlek, iki pantolon, bir ceket ve bir çift ayakkabı ile ortaokulu ve liseyi bitirdim ben. Hayat daha kolaydı o zamanlar bizim için, şimdiki gençler ne yapacak? Son model cep telefonu ve içinde yeterli miktarda kontörü ve internet paketi olacak, üzerinde marka her mevsime göre elbiseleri, ayakkabıları ve cebinde AVM leri gezecek parası olacak, olmadığı zaman dünyanın sonu gelmiştir onlar için. Sadece gençlerin sorunu olsa iyi onlara bu imkanları sağlamakta zorlanan ailelerinin durumları ise daha da kötü. Acımasız kapitalizmin bizi tüketim toplumu haline getirdiği ve köleleştirdiği zamanları yaşıyoruz maalesef.

1970 nüfus sayımında Şehirlerde yaşayanlar  % 38 Kırsal kesimlerde yaşayanlar  % 62 idi. 1980 de bu oran % 62,2 ye % 37,8 olarak değişmeye başlamış. Ülkemizin gözde bir kuruluşu olan, dünya durdukça başımızda olası ve her bir şeyimizi sayası TUİK 2020 yılında yaptığı adrese dayalı nüfus sayımına göre Şehirlerde ve İlçelerde yaşayanların oranı % 93 Belde ve Köylerde yaşayanların oranı ise % 7 olarak tespit etmiş. Şimdi bu istatistik bilgiler bile memleketimizde yaşamın neden? Bu kadar zor ve pahalı bir hale geldiğini açıklamıyor mu? Bize çocukluğumuzda okuldaki öğretmenimiz, her yıl kutlanan yerli malı haftasında, yurdumuzun dünya da tarımsal üretim de, kendi kendine yetebilen 7 ülkeden birisi, köylünün ise milletin efendisi olduğu öğretilmişti, bunun nedenini de şöyle açıklamıştı ‘’köylü üretir ve ülkemiz insanlarını besler’’.

84 milyonluk ülkemizde herkesin şehirlere yığıldığı, kırsal kesimde ise (%7) 5,8 milyon insanın kaldığı düşünüldüğünde, bu kadar insanı beslemek için bu nüfus yeter mi? Benim çocukluğumdaki bize öğretilenlerden ne kadar uzaklaştığımız gün yüzüne çıkıyor. Bu durumun kısa zamanda değişeceği de mümkün gibi görünmüyor.

Bu kadar tespitten sonra ‘’ Eeeeeee nolcak şindi ‘’ dediğinizi duyar gibiyim. Bende bilmiyorum ne olacağını, başımızdaki hökümet adamlarının akıllarını başlarına alıp, köylere dönüşü ve tarımı teşvik edici politikalar üreterek bu kadar nüfusu besleyecek, tarımla uğraşacak insan sayısını arttırmalarıdır.

İşimizin çok zor olduğunu, hayat pahalılığından şehirlerde yaşayamaz hale gelip köylere dönmemizin vaktinin geldiğini belirtmeliyim. Orada hiç değilse kendi karnını doyuracak kadar, atadan, dededen kalma birkaç dönüm araziyi ekip biçerek kalan hayatını huzur içinde geçirebilirsin. Benim öyle yapmak niyetim var.

Hadi gelin köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde halay çekelim.

Raşit Öztürk

Yazar

Devamını Oku

OYNATMAYA AZ  KALDI

OYNATMAYA AZ  KALDI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çok yoğun ve heyecanlı bir hafta geçirdik, bu süre içerisinde memlekette yaşayan ne kadar ekran gediklisi var ise oturdukları yerden hop oturup hop kalktı.

Benim bildiğim, ekonomi sıkışınca hökümetin başı ve bakanları televizyon kameralarının karşısına oturur, ciddi yüz ifadeleriyle sanki bu durumdan kendilerinin hiç suçu yokmuş gibi, ellerindeki kağıttan Türk lirasının dolar karşısında ne kadar devalüe edildiğini (düşürüldüğünü ) açıklar, ardından temel tüketim maddelerine başta benzin, mazot, gaz yağı, fueloil, tüp gaz, un, şeker, yağ a ne kadar zam yapıldığını okuyarak açıklarlardı. Ekranların karşısında çaresiz bir şekilde yeni fiyatları öğrenen halkımız rahatlamış bir şekilde ertesi günü işine gücüne bakar, eski fiyattan birkaç gün mal bulabilir ise alır ve Rabbim bizleri bu günden daha kötü etmesin diye dualar ederdi.

O günler bence daha iyiydi. Ne zaman? Neye? Ne kadar? Zam geleceğine hökümet adamları karar verir, bizlerde ona göre kendimizi ayarlardık.  O düzende yaşamaya alışmıştık. Hökümet değişse bile gelen yeni hökümet de aynı şeyleri yapardı.

Son zamanlardaki hızlı gidiş beni de halkımız gibi çok yordu. Elimdeki telefondan döviz kurlarına sürekli bakıp durmaktan şaşı oluyordum az kalsın. İlk benzin zamlarında petrol istasyonuna koşmasam da son zam haberinde hemen depoyu doldurdum fakat o akşam da zam iptal oldu, bu konularda oldum olası şansım pek yoktur. Döviz alırım bir iki gün yükselir sonra düşer, altında öyle. Sosyal medyada ise akılla mantıkla izah edilemeyecek haberler yer aldı. Okuyucularım bilir, dolar denilen bu illeti oldum olası sevmem, memleketime de pek hayrının dokunduğunu görmedim hiç. Kur almış başını her gün bir ya da iki lira koyup sonunda 18 küsur liraya dayanınca, sosyal medyada 22 – 24 liraya kadar yükselebileceği söylentileri çıktı. Ekranlardaki her konuyu bilen kişiler hemen bu gidişe önce Çin modeli, bu söz bize uymayınca, Türk modeli adını taktılar. Hepsi ağız birliği etmişçesine bu durumun iyi bir şey olduğunu, bilinçli yapıldığını, ithalatın kısılıp cari açığın kapatılacağını ve üretimin arttırılarak ihracat atağına geçileceğini söylediler. Gözlerimi ve kulaklarımı açmış ekran karşısında bunları izleyen ben ‘’Yaa! Arkadaş, senin ülkenin sanayi üretiminin hammaddesinin tamamına yakını ithal girdiye dayanıyor’’ desem de yorumcular beni duymadı. Ben de ‘’Goca, goca okumuş adamlar, vardır bir bildikleri elbet, sene mi sorcakladı’’ dedim.

Şimdi ortalık yine toz duman, bir gecede dövizin % 30 – 40 düşürülmesi karşısında tüm halkımız gibi bende şok oldum. ‘’Bir gecede nasıl bu kadar düşürülebilir mademki düşürülebiliyor, neden? Bu kadar yükselmesi beklenildi gibi, saçma, saçma sorular sordum kendime’’ Hiç beklemedikleri bu olay karşısında ilk şaşkınlıklarını üzerlerinden atan muhalefet partisinin başkanları  ‘’Bu döviz neden bu kadar yükseliyor? Nerde bu devlet? Nerde bu millet? Diye bağırırken şimdi de, neden bu kadar düştü? Merkez bankasından yedi milyar doları kimler aldı ve piyasaya sürdü? Kimler zengin oldu? diye feryat ediyorlar. Her konuyu bilen adamlar da ilk şaşkınlıklarını üzerlerinden atıp dövizin yükselmesi son derece yararlı derlerken şimdi tam tersini, insanların yüzlerine baka baka söylüyorlar ve yüzleri dahi kızarmıyor. Yüksek kur, Türk modeli kalkınma falan çabuk unutuldu, bu modelden hiç söz eden yok.

Benim asıl merak ettiğim konu ise yüksek kur nedeniyle iğneden ipliğe gelen bu zamların nasıl geri geleceği. Bunca yıllık tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki! Gelen bu zamları geri almak çok zor bir iş, temel ürünlerin dışında çok az miktarda geri gelir. Son haftalarda akaryakıta gelen zamların ne kadarı geri geldi? Bir bakın lütfen. İlk yapılan boğaz köprüsünün maliyeti çıkarıldıktan sonra geçişi bedava olacaktı 1973 yılından beri aradan geçen bunca yıla rağmen üzerinden geçenden para alınmaya devam ediyor. Aynı şekilde vergilerde öyledir, üç yüze yakın vergi ödemektedir yurdum insanı. Ben bildim bileli denk bütçe yapamayan hökümetler vergi salmayı bilir fakat bu vergileri toplayamayınca da dolaylı vergiler ve zamlarla durumu idare etmeye çalışırlar.

Sonuç olarak geçen yazılarımın birisinde belirttiğim gibi benim ömrüm, yurdum insanının medeni ülkelerin halkları gibi refah içerisinde mutlu, mesut yaşadığını görmeye yetmeyecek.

O halde! Ver coşkuyu, ver mehter müziğini gülüp, oynayıp, dans edelim. Yapacak başka bir şey yok gari…..

Devamını Oku

HEPİMİZ SUÇLUYUZ

HEPİMİZ SUÇLUYUZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

23/09/2021 tarihli Enflasyon Canavarı adlı makalemde ‘’Elli sekiz yaşıma geldim hala bu enflasyon canavarını yenemedik, korkarım yendiğimizi görmeye benim ömrüm yetmeyecek, umarım çocuklarım görür’’ diye yazmıştım. O dileğim meğer pek iyimser bir dilekmiş, yaşadığımız bu günler bana çocuklarımızdan sonra torunlarımızın da bizim gibi aynı kaderi paylaşacağı ve bu enflasyon canavarı ile yaşamak zorunda kalacakları fikrini oluşturdu.
​Vatanını, Milletini seven bir insan için üzülmemek elde değil, uyumakta zorluk çekiyorum. Neden böyle oluyor? Bizler bunu hak ediyor muyuz? Nerede yanlış yapıyoruz gibi binlerce soru beynimin içinde vızıltıyla dolaşıp duruyor. İyi yönetilemediğimiz konusunda kendimce bulduğum sorumlu yine bizleriz. 1950 den sonra yeni Dünya düzenini kuran kapitalist ülkelere teslim olup, cumhuriyetin bize kazandırdığı üretim, sanayileşme ve kalkınma modelini terk etmemiz, o günden bu tarafa dirayetli, işinin ehli kişileri başımıza getiremeyişimiz elbette bizim suçumuz. Konuyu sulandırıp suçu dış güçlere atmak kolay elbet, yıllardır öyle olmadı mı? Oy veriyorsun işin başına ekonomiyi düzeltsin, memleketi rahatlatsın diye bir partiyi iktidara getiriyorsun, seçim beyannamesinde vaat ettiği hiçbir şeyi yerine getiremediği gibi memleketi teslim aldığından daha da kötü duruma getiriyor. Hesap soramıyoruz o da zaten suçu kendinde bulmuyor. Parti başkanı ölene kadar partinin başında duruyor, bir dönem sonra tekrar görev almaktan hiç utanmıyor. Şimdi bunun neresini düzeltmeli, takım tutar gibi dede den, babadan beri aynı partiyi tutmak, o parti ne kadar başarısız olursa olsun, karşı tarafa inat hala ona oy vermek nasıl bir iştir anlamak mümkün değil. Başa getirdiğimiz parti, onun başındaki başkanı ve kadroları bizim çalışanımız ve bizim işçimizdir. Nasıl işyerimizde çalışan elemanımız işini iyi yapmadığında ve bizi zarara soktuğunda onu işten çıkarıyor isek, devleti iyi yönetmesi için teslim ettiğimiz partiyi de işini iyi yapmadığında, cezalandırıp işten el çektirmeliyiz. Bunu yapamadığımız, başa getirdiğimiz partiyi devletin sahibi gibi gördüğümüz, hatta onun devleti kullanarak elde ettiği güce boyun eğip ona tapındığımız sürece, içinde bulunduğumuz durum için şikayet etmeye ve başka sorumlu aramaya gerek var mı?
​Devlet yönetimi zor olsa da bunu iyi yapan, halkını refah içerisinde yaşatan yüzlerce devlet var dünya üzerinde. Kimse bana coğrafyamızın durumu nedeniyle bu durumda olduğumuzu hatta kaderimiz olduğu palavrasını atmasın.
​Bekara karı boşamak kolay, geç başa sen düzelt der iseniz HAYIR derim çünkü benim işim değil herkes yapabileceği işi yapmalı, benim işim iyi bir emeklilik hayatı sürüp, torunlarımı sevip yeni romanlar yazmak. İşimi de iyi yaptığımı düşünüyorum eğer yapmıyor isem torunlarım beni sevmez kitaplarımı ise kimse okumaz, bende kendimi kahveye atıp sabahtan akşama kadar okey oynar, zamanım gelince imamın kayığına binip gitmeyi beklerim.
​Hafta içinde ilk gelen benzin zammında petrol ofislerinin önünde kuyruk olan insanlara kızmış hatta onları kınamıştım, dün gelen ikinci zamdan sonra soluğu petrol istasyonunun önünde alıp depoyu doldurdum fakat eve gelince içim sıkıldı, kendimi suç işlemiş, vatanıma ihanet etmiş gibi hissettim.
​Hiç ağlamaya, sızlamaya, bizi yönetenlere beddua okumaya ve sövmeye gerek yok. Halklar hak ettikleri şekilde yönetilirler. Sorumlu arıyor isek! Aynaya bakmamız yeterli.
​Yok! Aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı bankasıyız.
​Haftaya görüşmek üzere!

Devamını Oku
Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.